Kemal Kedi
İhmalkar bir iş adamının kişiliği, öldükten sonra sokak kedisine aktarılır

Bir: Dokuz Can
Ölmeden üç ay önce, Levent'teki gökdelenimin elli ikinci katına asansörde çıkarken, bana bir kartvizit verdiler. Kartvizitte yalnızca bir kedi pati izi ve bir telefon numarası vardı. Veren adam güzel giyinmişti, ama çirkin bir gülümsemesi vardı. "Dokuz Can Danışmanlık," dedi. "Biz ölümü reddetmiyoruz Kemal Bey. Sadece yeniden yapılandırıyoruz."
Yeniden yapılandırmayı severdim. Hayatım boyunca sekiz şirketi yeniden yapılandırmış, elli bin dört yüz kişiyi işten çıkarmış, ekonominin bağışıklık sistemi olmuştum.
Hizmet bilim kurgu filmlerinden çıkmıştı. Pankreasım bana yedi ile on iki hafta arasında bir süre veriyordu, sonrasında Dokuz Can bana bir sokak kedisi veriyordu. Öldüğüm anda zihnim, yani kişiliğim, anılarım, "bilinç imzam" (broşür böyle diyordu, broşürü okuduktan sonra yakmam istenmişti) İstanbul'da sağlıklı, genç, kısırlaştırılmamış erkek bir sokak kedisine aktarılacaktı. Neden sokak kedisi diye sordum. Adam sönük bir şekilde gülümsedi.
"İstanbul'da sokak kedisi istediğini yapar Kemal Bey. Bir kedi, bu şehirde var olmanın en özgür biçimidir."
Seçtiğim paketin adı "Dokuz Can Platin" idi. Dokuz can. Bir kedi öldüğünde, bulutta yedeklenmiş ben, bir sonraki kediye yüklenecektim. Sonra bir sonrakine. Toplam dokuz kere. O zamana kadar biyo mühendislik gelişecekti, son kedimden de kök hücrelerden yapılmış bir insan bedenine aktarılacaktım.
Kişiliğim, yurtdışında tarafsız ve demokratik bir ülkenin veri merkezinde korunacaktı ve her saat başı güncellenecekti. Sözleşmede "müşteri, kedinin her bir canı için ayrı ayrı memnuniyet anketi doldurmayı kabul eder" diye bir de madde vardı. Kedi nasıl anket doldurur, diye sormadım. Bana iyi bakılacağına emin olmak için, dokuzuncu can bitince insan vücuduma transfer yapıldığında İsviçre’de bir banka hesabına ödenecek yüklü bir ikramiyeyi de ekledim kontrata.
Kızım Zeynep'e haber vermedim. On bir yıldır doğru düzgün konuşmuyorduk. Konuşmamamızın nedeni oydu aslında. Çok inatçıydı, benden bile inatçı. Ona güzel bir hayat sunmak için ne kadar çalıştığıma minnettar olmaktan öte, beni yadırgıyordu. Bir gazeteciye, benim bir milyon sivrisinekten bile büyük bir ekolojik tehlike olduğumu söylemişti. Benden bir savunma isteyen gazeteciye, sivrisineklerin ekosistemde önemli bir rol oynadıklarını söylemiştim. Ayrıca Zeynep’i affetmiştim. Ona hep destek olmaya devam ettim.
Tabii ki daha iyi bir baba olabilirdim, ama her baba için öyle denemez miydi? Son günlerimde en çok düşündüğüm konu buydu. Kitleler karaciğerime de sıçramıştı ve her gün karnımdan 5 litre sıvı çekiyorlardı. Zengin ettiğim sayısız adam ve kadın, 3 dakikadan bile uzun kalmıyordu yanımda. Şişkin karnıma bakıp, düzeleceğimi söyleyip kayboluyorlardı. Zeynep olsaydı elimi tutardı, belki gerçekten de Zeynep haklıydı diye düşünmeye başladım. Neyse ki ağrı kesiciler, tam anlamıyla vicdan azabı çekmemi engelledi.
Zeynep'e son mesajım bir doğum günü mesajıydı. "Doğum günün kutlu olsun kızım, bir ihtiyacın olursa asistanım Pelin'i arayabilirsin." Asistanıma yönlendirmiştim. Ölürken aklımdan geçen son şey buydu. Yedi milyon dolarlık ölümsüzlük paketi değil, Pelin’in doğumgününü mesajla, hem de korkak bir mesajla kutlamış olmam.
Sonra karanlık.
Sonra bir çöp konteyneri.
Uyandığımda Cihangir'de, bir çöp konteynerinin yanında, bir pizza kutusunun üzerinde yatıyordum ve dünya inanılmaz derecede kokuyordu. Dört sokak ötede biri balık kızartıyordu. Hemen yanımda azgın bir tekir tuvaletini yapmış, sıradan bir çiş kokusuyla tüm biyografisini okumuş gibiydim. Pizza kutusunun içinde bir zeytin kalmıştı ve zeytinin kaç günlük, hatta kaç saatlik olduğunu biliyordum.
Ayağa kalkmaya çalıştım. Dört ayağım vardı artık. Hepsi aynı anda kalkmaya çalıştı. Pizza kutusundan düştüm. Bir kuyruğum vardı ve kuyruğum benden bağımsız davranıyordu. "Aman Allahım," demek istedim. Ağzımdan çıkan ses "mrrrr" oldu.
Sonra bir güvercin geçti ve beş saniyeliğine kim olduğumu tamamen unuttum.
İki: İçgüdü Kurulu
İlk haftalarda kendimi bir şirket gibi yönetmeye çalıştım. Bir strateji belirledim: hayatta kal, gözlemle, planın seni bulmasını bekle. Sonra güvercin geçerdi ve strateji toplantısı dağıldı.
Şunu anlamam uzun sürmedi: Bu bedende yönetim kurulu başkanı ben değildim. Ben bir danışmandım. Ve gerçek hayatta olduğu gibi, bu vücutta danışman sadece bazen dinleniyordu. Asıl yönetim kurulu içgüdülerdi ve toplantıları çok kısa sürüyordu. Güvercin: atla. Kaldırımda güneş lekesi: yat. Büyük köpek: kaç. Küçük köpek: bir iki pati at, sonra yine kaç. Kutu: gir.
Kutu ne kadar küçük olursa olsun davet ediyordu beni. Bir gün kendimi bir cep telefonu kutusunun içine sığdırmaya çalışırken buldum ve içimdeki Kemal Sabuncu, Harvard MBA, Türkiye vergi rekortmeni, "bu saçma" dedi. Kedi "evet ama çok eğlenceli" dedi ve sığdı. Gerçekten de o minicik kutunun içinde olmak, başıma gelen en keyifli şeydi.
Ve işte o zaman ilk kez kahroldum.
Çünkü fark ettim ki, insanken de bu yönetim kurulu vardı. Sadece ben, elli sekiz yıl boyunca, toplantılarını iptal etmiştim. Uykum geldiğinde kahve içmiştim. Birine sarılmak istediğimde elini sıkmıştım. Yönetim kurulundaki o adama, Ferit Bey'e, küfretmek istediğim her toplantıda gülümsemiş, "çok değerli bir bakış açısı Ferit Bey" demiştim. İçmek istemediğim içkileri içmiştim. Hiç gerinmemiştim. Bunu düşünün: altmış sekiz yıl, bir kez bile doğru düzgün gerinmemişim. Şimdi günde yirmi kez geriniyordum ve her seferinde omurgam bana "nerdeydin kardeşim" diyordu.
Kızım Zeynep beş yaşındayken bir gece ağlayıp yatağıma gelmişti. İçgüdülerim onu kucaklamak istemişti. Benimle uyumasına izin vermesini. Onun yerine ona "kendi yatağında uyumayı öğrenmen lazım" demiştim, çünkü bir kitapta okumuştum. Kitabın yazarı benim gibi bir şey satan bir adamdı. Biz bir şey satan adamlar birbirimize inanırdık.
Bir kedi asla böyle bir hata yapmazdı. Bir kedi ağlayan yavrusunu yalar, gerekiyorsa pati atar, sonra da koynuna alır, mesele kapanır. Bunu Tophane'deki bir anne kediden öğrendim. Sarı, tek gözlü, Lokum adında bir kediydi (adları insanlar veriyordu, biz kendi aramızda kokuyla tanışıyorduk; Lokum'un kokusu "yorgun gözlü ama seksi boşanmış anne" gibiydi). Lokum altı yavrusunu bir hanın kapı aralığında büyütüyordu ve pedagoji hakkında hiçbir kitap okumamıştı. Hepsi çok iyi yetişti, turistlerin sosyal medya paylaşımlarıyla milyonlarca kişiyi mutlu etti.
Şehri karış karış gezdim. Cihangir'den Tophane'ye, Karaköy'den balıkçıların arasından Eminönü'ne, oradan bir vapurun yolcu salonuna gizlice binip Kadıköy'e. İnsanken bu şehri bir aracın arka koltuğunun camından tanımıştım. Gerçek şehir, kaldırım seviyesinin otuz santim yüksekliğindeymiş. Burada her şey dev gibi ve her şey kokuyordu: sıcak asfalt, ıslak çamur, farklı tütün çeşitleri, erkeklerin ter ve hormonları, bir restoranın bozulmaya başlayan etleri, kadınların parfümleriyle karışmış tenleri.
Çok seviliyordum. Bu en tuhafıydı. İnsanken bana "sevgiyle" yaklaşan herkes bir şey istiyordu. Bir kredi, bir terfi, bir imza, bir boşanma tazminatı. Şimdi Cihangir'in yaşlı teyzeleri bana kaplarda tavuk bırakıyor, bir barmen tezgahın altından bana ton balığı atıyor, bir çocuk sadece "aaa pisi" demek için annesinin elini bırakıp beni kucağına alıp öpüyordu. Kimse benden bir şey istemiyordu. Ben bu bedene yedi milyon dolar ödeyerek sahip olan bir kediydim ama bu şehir beni, bedavaya, her gün, defalarca seviyordu.
Eski dertlerime gülmeye başladım. Mesela bir zamanlar şirketin hisse fiyatı yüzde iki düştü diye üç gece uyuyamamıştım. Şimdi bir martı balığımı çaldı diye üç dakika kızgın kalabildim, sonra güneşli bir çatı bulup güzelce uyudum. Hayalim bir hastanenin bir kanadına adımı vermekti; "Kemal Sabuncu Onkoloji Kanadı". Bu hayal gerçekleşti, hatta pankreasımı iyileştiremeyen doktorlar o kanatta çalışıyordu. Şimdi benim param yoktu ama yağmur yağdığında, her damlayı ayrı ayrı duyarak, toprağın o ıslak ve taze aromasını sonuna kadar koklayarak benim için yapılmış sonsuz barınağın birinde dünyayı izleyebiliyordum. Hangisi daha iyi, bilin bakalım.
Ve şükretmeye başladım. Hiç şükretmediğim şeylere. Güneşe, mesela. Kaldırım taşı üzerindeki o elli santimlik güneşe. İnsanken güneş benim için "yük gemilerimin sigorta bedelini düşüren olumlu hava koşullarıydı"ydu, yani bir bilgi. Şimdi güneş bir sevgiliydi, her sabah köşedeki manavın önüne düşen bir hediyeydi ve ben oraya gidip, karnımı yere yapıştırıp, gözlerimi yarı kapatıp, şükrediyordum. Kime, bilmiyorum. Kediler bu konuda pek teolojik değil. Ama şükrediyordum.
Kavgalar da oldu. Firuzağa'da bir tekir vardı, parkın girişindeki bankların çevresini kendi beyliği sanıyordu. Yani benim eski halim gibi güç manyağı bir kediydi. İlk karşılaşmamızda beni sol kulağımdan yakaladı, kulağımda hâlâ bir çentik var. İkincisinde ben onu hakladım. Üçüncüsünde ikimiz de tısladık, kuyruklarımız şişti, uzunca birbirimize baktık ve sonra, hiçbir anlaşma imzalamadan, bankları bölüştük. Elli sekiz yıl boyunca yönetim kurullarında bu kadar dürüst bir müzakere görmemiştim. Tıslamak ne güzel bir şeymiş. Herkes ne düşündüğünü biliyor. Kimse "değerli bir bakış açısı" demiyor.
Üç: Nil
Beni bir SUV çarptı. Siyah, camları koyu filmli, Ayazpaşa'dan aşağı hızla inen çakarlı bir SUV. Patronken tam olarak böyle bir arabam vardı. Şoförüme hep "biraz hızlı Rahmi, geç kalıyoruz" derdim. Rahmi'ye bu vesileyle buradan, bir kedi olarak, özür dilemek istiyorum.
Kazada arka ayağım kırılmıştı. Kaldırımın kenarında yatarken içgüdü kurulu toplantıya çağrıldı ve tek bir karar aldı: Saklan. Bir arabaya süründüm, altına girdim, beklemeye başladım. Kediler ağrıyı böyle yaşar: Ses çıkarmadan, görünmeden, kimseyi rahatsız etmeden. İnsanken de ağrıyı böyle yaşardım.
Beni Nil buldu. Arabaya başını sokmuş, telefonunun ışığıyla bana bakıyordu. Meğer onun arabasıymış ve beni hırlarken duymuş. "Gel bebeğim," dedi. "Gel, bir şey yapmayacağım." Elli sekiz yaşında bir holding sahibiydim, bana "bebeğim" diyen mavi saçlı bir grafik tasarımcının eline kendi rızamla takılıp bir havlunun içine sarıldım. Bu, hayatımın en iyi kararıydı.
Nil beni veterinere götürdü ve ameliyat parasını kredi kartına üç taksitle çekti. Bunu kasada şikayet ederek değil, anlayışla "Kirayı ucu ucuna çıkaracağız bu ay," dedi bir kez, kendine, sonra bana bakıp "neyse, sen de kiracısın artık, ikimizin derdi" dedi. Ben ona İsviçre hesabındaki yedi milyon doların nerede olduğunu anlatmak istedim. Ağzımdan "mrrr" çıktı. Nil "evet evet, biliyorum" dedi. Bilmiyordu.
Adımı Kemal koydu. İlk gün bunu duyunca kalbim durdu, gerçekten durdu, bir an şirketin beni bulmuş olduğunu sandım. Sonra Nil arkadaşına telefonda açıkladı: "Yaa çok ciddi bakıyor, sanki emekli bir banka müdürü, şu meşhur iş adamı Kemal Bey gibi." Gerçek buymuş: insanın adı yüzüne yazılıymış. Kedi olsa bile.
Cihangir'de, üçüncü katta, bir pencereden Boğaz'ın bir şerit kadarı görünen iki oda bir salonda yaşamaya başladık. Benim Bebek'teki yalımın mutfağı bu evden büyüktü. Ama o mutfakta kimse böyle dans etmemişti.
Nil utanarak dans ediyordu; yani dansın yarısını yapıyor, sonra kendine kızıp yarım bırakıyor, sonra yine yapıyordu. Ben buzdolabının üstünden izliyordum ve göğsümde bir motor gibi hırlıyordum ve bunu durduramıyordum. İnsanken aşık olduğumda hiç bu kadar açıkça belli etmemiştim. Hatta benim faliyet gösterdiğim elit çevrelerde, son ana kadar aşkını çaktırmamalıydı insan. Alternatiflerim olduğunu göstermem gerekti güzellik kraliçeleri ve magazin aktrislerine. Başkaları tarafından da arzulandığımı bildiklerinde ancak beni kaybetme korkusuyla veriyorlardı kendilerini bana. Şimdi kendimi tek bir kadına tüm varlığımla verebiliyordum.
Fena aşık oldum. Bir kedinin bir insana aşık olması nasıl bir şeyse öyle; yani her şeyiyle ve hiçbir şey beklemeden. Ufak şeylerine aşık oldum. Telefonda sevdiği insanlara “kuşum” demesiyle. (Türkçe konuşamıyordum ama hala anlıyordum.) Kitap okurken telefonuna bakmamak için onu bir buzdolabı poşetine koyup tuvaletin tankına koymasına. Dizi izlerken, farkında olmadan sol göğsünü avucuyla tutup sıkmasına; sanki orada bir şeyin hâlâ yerinde olup olmadığını kontrol eder gibi, kalbini tutar gibi. Kedi olarak her şeyi görebiliyordum. Bir insan da görebilirdi ama genelde bakmazdı, ben bakmazdım, ben elli sekiz yıl boyunca eşimin hiçbir ufak hareketini fark etmemiştim. Bodrum'daki evi alıp beni terk ettiğinde ne kadar şaşırdığımı hatırlıyorum. Şimdi şaşırmıyorum.
Bir akşam, Nil'in kucağında televizyon izlerken (Nil haber izlemezdi, ama kumanda benim altımda kalmıştı ve ben kalkmayı reddetmiştim, bu yüzden haber izliyorduk) ekranda kelepçeli adamlar gördüm. Birinin suratı tanıdıktı.
Spiker: "...yasadışı nöral aktarım yaptığı iddia edilen ve 'Dokuz Can' olarak bilinen suç örgütüne yönelik operasyonda on iki şüpheli ve tüm teçhizatları gözaltına alındı. Örgütün mağdurlarının sayısı bilinmiyor. Emniyet yetkilileri, örgütün zengin müşterilerine 'hayvan bedeninde ölümsüzlük' vaat ettiğini, ancak bunun 'bilimsel olarak imkansız bir dolandırıcılık hikayesi' olduğunu açıkladı."
Nil güldü. "Kemal bak, zenginler kedi olmak istiyormuş." Başımı kaşıdı. "Kim kedi olmak istemez ki?"
Sunucular devre dışı kalmış olmalıydı. Yedeğim yoktu. Dokuz canımdan sekizi, bir emniyet deposunda, eriyip kararmış bir sabit diskin içinde ölmüştü. Platin paket. Memnuniyet anketleri. Hepsi bitti.
Bir canım vardı. Bu.
Dört: Zeynep
Daha zil çalmadan önce sesini duydum. Apartman girişinde telefonda konuşuyordu.
Bir kedi duymakla ilgili hata yapmaz. Ses bir isimdir, bir adres, bir soyağacı. Kuyruğum kabardı. Yönetim kurulu olağanüstü toplantıya çağrıldı ve ilk kez ne yapacağını bilemedi.
Bir dakika sonra kapıdan Zeynep girdi.
Saçlarını kısacık kestirmişti. Son gördüğümde, yani son gerçekten baktığımda, galiba on dokuz yaşındaydı. Aradaki on iki yılı bir dosya gibi, bir rapor gibi, asistanım Pelin'in aralıklarla verdiği özetlerle yaşamıştım: "Zeynep Hanım mezun oldu efendim." "Zeynep Hanım İzmir'e taşındı." "Zeynep Hanım geri döndü, çiçek gönderelim mi?" Gönderelim. Babalığım, fatura dekontlarından ibaret.
Nil "Kemal, gel, Zeynep'le tanış" dedi. Zeynep güldü. "Kemal mi? Ciddi misin? Babamın adı da Kemal'di."
"Ay, bilmiyordum, sorry," dedi Nil.
"Yok yok. İyi oldu. En azından bu Kemal yanıma geliyor."
Geliyordum. Hiç karar vermeden. Bacaklarım gidiyordu ve ben onların arkasından geliyordum. Zeynep çömelip elini uzattı ve ben, yaşamım boyunca hiç yapmadığım bir şeyi, kafamı onun eline sürdüm. Bir kez. İki kez. Kedi dilinde bu "sen benimsin" demek. Ya da "ben seninim". Kedi dili bu ikisini ayırt etmiyor, ben de artık etmiyordum.
Zeynep beni kucağına aldı. Ben ona bir elma kadar hafif gelmiş olmalıyım ki tek eliyle havaya kaldırdı. O bana bir dünya kadar ağır geldi.
Sık gelmeye başladığını sonradan anladım, ama o ilk akşamı iyi hatırlıyorum, çünkü kanepede, Nil mutfakta meşhur kırmızı şaraplı üç peynirli lazanyasını hazırlıyorken, Zeynep bana hayatını anlattı. Kedilere anlatılır ya; kedi güvenli bir dinleyicidir, kimseye söylemez, aklında tutmaz, kafasını sallayıp "değerli bir bakış açısı ama şunu düşündün mü…?" demez. Sıra beni anlatmaya geldi.
"Babam öldü," dedi. "Dokuz ay oldu. Cenazesine gittim. Kimseyi tanımıyordum. Annemi o kadar bezdirmişti ki ülkenin diğer ucuna kaçmıştı zaten kadıncağız yıllar önce. Herkes onun ne kadar başarılı olduğunu anlattı. Biri 'yeniden yapılandırmanın dehasıydı' dedi." Beni kaşıdı. "Bana son mesajında asistanının numarasını verdi. Doğum günümde. 'Bir ihtiyacın olursa Pelin'i ara.' Pelin'i aradım biliyor musun? Cenazeden sonra. Çok tatlı bir kadın. Ağladı. Babamı benden daha çok tanıyordu."
Bir kedi ağlayamaz. Gözleri sulanır ama bu ağlamak değildir, bu bir enfeksiyondur, veteriner bunu böyle açıklar. Ben o gece bir enfeksiyon geçirdim.
Yapabildiğim tek şeyi yaptım. Zeynep'in göğsüne tırmandım, çenesinin altına yerleştim ve motoru çalıştırdım. Beş yaşındayken bir gece ağlayıp yatağıma geldiğinde yapmam gereken şeyi, yirmi altı yıl gecikmeyle, bir kedi olarak yaptım. Lokum'dan öğrendiğim gibi: üstüne yat, yakın tut, mesele kapanır.
Mesele kapanmadı tabii. Ama Zeynep güldü. Bu kedi çok tuhaf, dedi. Sanki beni tanıyor.
O günden sonra Zeynep geldiğinde başka hiçbir şeyle ilgilenmedim. Camdaki kuşlar bile bekledi. Kucağına yattım, ayakkabılarını kokladım, ellerini yaladım, çantasının içine girip orada uyudum. Bir keresinde ona avladığım bir saç tokasını getirdim. Nil’e onun mu diye sordu, olmadığını duyunca bileklerine geçirdi. Benim salyalı, pis tokamı taktı. İçimdeki titreşimlerden camların kırılacağından endişe ettim. Zeynep de fark etti: “Baksana Nil, hediyesini aldım diye ne kadar mutlu. Yemin ederim bu kedi insan gibi!”
Ama her şey günlük güneşlik değildi. Zeynep'in kollarında, uzun kollu tişörtlerinin altında, sarıdan mora dönen lekeler vardı. Ve Zeynep'in telefonu her çaldığında bedeni bir saniye, sadece bir saniye, kasılıyordu. Duyduğu korkuyu koklayabiliyordum. Ekranda bir isim: Tolga. Nil'le mutfakta fısıldaştıklarını duydum. Kedilerin kulakları fısıltı için yaratılmıştır. "Bu sefer gerçekten bitti mi?" "Bitti." "Burada kal o zaman." "Adresini bilmiyor, değil mi?" Bir sessizlik.
Zeynep o gece kanepede kaldı. Ben gece boyunca ayakucunda, kapıya bakarak oturdum. İçgüdü kurulu bu konuda oybirliğiyle karar almıştı. Hayatımda ilk kez kurul da, ben de, aynı şeyi istiyorduk.
Beş: Pencere
Tolga üç gün sonra geldi. Adresi bulmuştu; bu tür adamlar adresi her zaman bulur, çünkü hayatlarını hep haklı olmaya harcarlar.
Nil’in kapıyı kuryeye açtığı bir anda, kuryeyi kenara itti ve içeri girdi. Uzun boylu, güzel giyimli, kolunda benim de eski koleksiyonumda olan paha biçilmez bir saat takan sakin sesli bir adamdı ve bu en korkunç kısmıydı. Zamanında onun gibi çok adamla çalışmıştım. Onun gibi adamları terfi ettirmiştim. "Sakin, agresif ve kararlı" diye 5 yıldız performans değerlendirmesi vermiştim. Şimdi kokusunu alıyordum ve kokusu sakin değildi. Kokusu, aç bir köpeğin ağzının içi gibiydi.
"Zeynep," dedi, "konuşacağız." Bu bir soru değildi. Zeynep'in kolunu tuttu. Zeynep'in bedeni kasıldı, telefonun her çaldığında kasıldığı gibi, ama bu sefer bir saniye değil.
İçgüdü kurulu toplanmadı bile. Karar zaten alınmıştı, belki milyonlarca yıl önce, belki Zeynep beş yaşındayken, benim yatakta yanıma almadığım o gece. Dolabın üstünden atladım. Dört kilo ve on sekiz tırnak Tolga'nın yüzüne indi.
Bağırdı. Zeynep'i bıraktı. Zeynep koşarak kaçtı. Bu kadarı yeterliydi. Bu kadarı için gelmiştim, bunu artık biliyorum. Yedi milyon doları, Dokuz Can'ı, pizza kutusunu, SUV'u, kırık ayağı, buzdolabının üstünü, hepsini: Zeynep'in kolunun bırakıldığı o bir saniye için.
Tolga beni ensemden yakaladı. Pencere açıktı; Nil benim için açık bırakırdı, Boğaz'ın o şeridine bakayım diye. Boğaz'ı bir an, çok net gördüm. Bir vapur geçiyordu. Sonra hava.
Kediler hep ayaklarının üstüne düşer derler. Yalandır. Bazen düşemezler. Üç kat bazen yetmez doğrulmaya.
Kaldırımdayım. Arka tarafımı hissetmiyordum. Garip bir şekilde ağrımıyor da. Yukarıdan çığlıklar geliyor. Kapılar açılıyor, bütün mahalle sokakta. Bana tavuk bırakan teyzeler, ton balığı atan barmen, manav, "aaa pisi" diyen çocuğun annesi. Barmen ve manav yukarı koştu. Biri polisi aradı. Biri Tolga'nın küfürlerini kayıt altına alıyordu.
Zeynep yanıma geldi. Diz çöktü. Kolu iyiydi. Yüzü iyiydi. Ağlıyordu.
Nil beni o ilk günkü havluya sardı. Aynı havlu. Bir taksiyi durdurdular, şoföre "veteriner, hızlı" dedi Nil.
Taksinin arka koltuğunda, Nil'in kucağında, camın ötesinden İstanbul'u gördüm. Aynı cam, aynı arka koltuk, aynı şehir. Ama bu sefer şehre değil, Zeynep’in yüzüne bakıyordum. Gözlerinde yoğun bir öfke vardı. Tolga’nın bana yaptığı hareketle, Zeynep’in kırmızı çizgisini aştığını fark ettim. Bundan sonra asla barışmayacaklardı. Rahatladım. Ve kendime kızdım, iyi bir baba olsaydım başta Tolga gibi birisini seçmezdi.
Hırlamaya başladım. Veterinerler bunu da açıklar: kediler ölürken de mırıldar, kendilerini sakinleştirmek için. Belki. Ama ben kendimi sakinleştirmek için hırlamıyordum. Ben sakindim. Ben şükrediyordum. Ben aşıktım. Güneşe, sığındığın sonsuz kulübüye, tek gözlü seksi dul Lokum'a, konteyneri bölüştüğüm tekire, Nil’e, artık şiddet görmeyecek bir kıza. Şükretmeyi hiç bilmeyen bir adamın bu kadar şükredecek şeyi olması bana çok komik geldi. Güldüm. Kedi gülmesi, gözlerle olur. Gözlerimi açıp kapattım.
Dokuz can vaat etmişlerdi bana.
Bir tane yetti. Bir tane fazla bile geldi. Zeynep iyi. Nil iyi. Taksi hızlı gidiyor, Rahmi, biraz daha yavaş git, geç kalmıyoruz, ben vardım, ben zaten vardım, ben