Sınır
Ermenistan sınır açılışıyla, yeni çağın öncüsü iki girişimcinin ziyareti

Sınır kapısı açıldıktan on dokuz gün sonra, Aslı ile Tarık bir Ford Transit'in içinde, dört serigrafi kalıbı, iki pozlama ünitesi, bir kutu emülsiyon, beş kilo su bazlı boya ve bir bez çanta dolusu ragle çekecekle Akyaka kapısının önünde, sırada bekliyordu.
Gişelere asılı tabelada "Normalleşme Geçiş Noktası" yazıyordu. Tabela tertemizdi. Altındaki eski tabela da hâlâ oradaydı, üstüne yenisi direkt çakılmış; eskisinin yalnızca alt kenarı görünüyordu: "...YASAK BÖLGE". Tarık bunu çok beğendi. "Bak," dedi, "iki ülkenin ilişkisi bu. Yeni bir sayfa açıyorsun ama diğer taraftaki yazılar alttan görünüyor." Aslı bunu beğendi. Tarık bazen güzel şeyler söylüyordu, ama hemen sonra dalga geçerek büyüyü bozuyordu. Tarık'ın bir sonraki cümlesi "Bizimkini yine onlarınkine göre sağlam çakmışız" oldu.
On iki yıldır ortaktılar. Şirketin adı "Kalıpları A.Ş” idi, Aslı bulmuştu, sırf kelime şakasına uyabilmek için limited şirket yerine daha maliyetli anonim şirket kurmaları gerekmişti. Ama Tarık da bayılmıştı isme, kaslı ve kıllı vücudundan hiç beklenmeyen tiz sesli kahkahalarından birini atmıştı.
Serigrafi ekipmanı satıyorlardı, kurulum yapıyorlardı, atölye veriyorlardı. Aslı satışı yapıyordu ve satışı bir sanat gibi yapıyordu. Müşterinin ne istediğini müşteri konuşurken anlar, sonra sorularıyla müşterinin bunu kendi bulduğunu sanmasına izin verirdi. Tarık ise tezgahın başındaydı. Gerdiği kalıplar üzerinde bozuk para sektirecek kadar pürüzsüz olurdu; ragleyi çektiğinde boyalar onun için dans ederdi. Ellerinde bir zeka vardı. Ağzı o kadar zeki değildi. Ama zaten ikisine birden sahip olan kaç kişi var ki bu dünyada?
Yıllar önce, şirketi kurdukları ilk aylarda bir kez sevişmişlerdi. Almanya’da bir fuarın son gecesiydi. Çok mutluydular, ilk siparişlerini almışlardı. Ertesi sabah kahvaltıda ikisi de aynı anda "galiba saçmaladık" demiş, sonra aynı anda gülmüşlerdi. Aralarında o kimya yoktu. Başka bir kimya vardı: Birbirlerini sevdiklerinden daha fazla saygı duymaları; birinin sahip olduğu kusurları diğerinin kusursuzca kapatması. Bu kimyanın adı ortaklıktı ve sevişmekten çok daha zor oluşuyordu.
Sırada önlerinde Kars plakalı bir kamyon vardı, kasasında peynir. Kamyonun şoförü camdan sarkıp onlara "Siz ne götürüyorsunuz?" diye sordu. "Serigrafi," dedi Aslı. Adam bir süre düşündü. "Allah kolaylık versin" dedi. Yüzyıllardır insanlığa eşlik etmesine rağmen, çok az insan bu harika baskı tekniği biliyordu. Uyuşturucu bağımlılarına özgürlük sattıklarını hayal ediyordu Aslı.
Tarık camdan batıya, Kars'a doğru baktı. Kars'ta üniversite okurken, ilk çıraklıklığını buradaki bir atölyede yapmıştı, eski bir Rus binasının zemin katında. Ustası Nurettin Amca'ydı. Nurettin Amca’nın dudaklarını kocaman bir bıyık kaplıyordu, konuştuğunda suratında bir tırtıl oynuyormuş gibi gözüküyordu. En kızgın olduğu anlarda bile sakin kalabilen, işini seven birisiydi. Atölyenin duvarında, tezgahın tam karşısında, siyah beyaz bir fotoğraf asılıydı. Bir köy. Bir cami. Önünde, kameraya ciddi ciddi bakan kırk, elli kişi; adamlar, kadınlar, çocuklar. Nurettin Amca'nın dedesi en soldaydı, o da bıyıklı, bir eli bir çocuğun omzunda.
"1918'de," demişti Nurettin Amca bir gün, fotoğrafa hep ilk kez görmüş gibi bakarak, "bir Ermeni çetesi geldi. Tüm erkekleri camiinin içine topladılar. Kapıları kapattılar." Sonra çayını karıştırmış, başka bir şey dememişti. Kaşığın bardağa çarpma sesi cümlenin devamıydı.
Tarık o fotoğrafa üç yıl boyunca, her gün bakmıştı. Üç yıl boyunca aynı yüzlere bakarsan, o yüzler senin de ailen olur. Bu yüzden Tarık'ın Ermenistan hakkında kesin bir fikri vardı ve fikri şuydu: O yıllarda olanlar karşılıklıydı, iki taraf da öldürmüş, iki taraf da ölmüştü; bir tarafın sürekli "katliam" dediği şey, Tarık'a göre bir çöküşün, bir imparatorluğun dağılırken herkesi çıldırttığı bir cinnetin adıydı. "Katliam tek taraflı olur," derdi, "Bu başka." Bunu söylerken sesi hiç yükselmezdi, çünkü bunu bir görüş olarak değil, bir kesinlik olarak söylüyordu; doğru olduğundan emindi.
Aslı da aynı şeyi düşünüyordu, aşağı yukarı. Ama Aslı satışçıydı ve satışçılar düşündükleri şeyi bir çekmecede tutar, gerekirse açar, çoğu zaman açmaz. Yola çıkmadan önce Tarık'a üç kural koymuştu. Bir: tarih yok. İki: tarih yok. Üç: bir şey söylemek istersen, sanat hakkında olsun. Tarık üçüne de evet demişti. Tarık her zaman evet derdi; sorun hep sonradan çıkardı.
Sıra ilerledi. Ermeni gümrük memuru genç bir kadındı, üniforması da yeniydi, dizilerdeki hep yeni kıyafet giyen oyuncular gibi bu tozlu sınır noktasında suni duruyordu. Pasaportları aldı, uzun uzun baktı, sonra kamyonetin arkasını açtırdı. Tezgahları, çekeceleri, mürekkep kovalarını gördü. "Ne bu?" dedi İngilizce.
"Baskı," dedi Aslı. "Tişört, çanta, poster. Her yüzeye."
Memur kadın bir mürekkep kovasının kapağını açtı. Kırmızıydı. Bir süre baktı. "Her yüzeye," diye tekrarladı, kendi kendine, ve damgayı bastı. Köpekler de geldi, arabayı uslu uslu koklayıp sessizlikleriyle onayladılar.
Sınırı geçtikleri an Aslı arkalarında küçülen dağı gördü. Bütün ufku kaplayan, tepesi beyaz, iki başlı dağ. Tarık da gördü. "Ağrı Dağı," dedi Tarık. “Üniversite okurken tırmanmıştım.” Yolun kenarındaki ilk reklam panosunda aynı dağ vardı, bir konyak şişesinin etiketinde, altında büyük harflerle ARARAT yazıyordu. İkinci panoda bir sigorta şirketinin logosundaydı. Üçüncüde bir süt markasında. Dağ her yerdeydi; her yüzeye basılmıştı.
"Bizim dağımızı basmışlar," dedi Tarık.
Aslı hiçbir şey demedi. Aslı bir satışçı olarak şunu düşündü: Bir ülke bir dağı bütün yüzeylerine basıyorsa, toplantılardaki örnek baskılarda bu görseli kullanmalıydı Tarık. Duygusal bir iz bırakmalarını sağlardı. Ve satışçının ötesinde insan olarak, kısa bir anlığına, daha başka bir şey düşündü: İnsan özlediği şeyi ancak bu kadar çok basar. Sonra bu düşünceyi çekmeceye koydu.
İki: Balina
Vartan Melikyan, Ermenistan'ın en büyük baskı malzemesi distribütörüydü. Ülkedeki her matbaa, her tişört atölyesi, her okulun sanat sınıfı malzemelerini ondan alıyordu. Aslı onu üç aydır çalışıyordu. LinkedIn profilini, şirketinin muhasebe kayıtlarını, bir yerel dergiye verdiği röportajı (çeviri uygulamasıyla), kızının Instagram hesabını (kızı bir yöresel dans topluluğundaydı, çok iyiydi). En sevdiği yemeğin dolma olduğunu biliyordu. Yüksek ihtimalle Vartan Bey’in unutmuş olduğu şeyleri bile biliyordu. (Bunları bildiğini çaktırmamalıydı, yoksa sapık yaftası yerdi. Satışta fazla hazırlıklı olmak, az hazırlıklı olmak kadar kötüydü.)
Ofis Erivan'ın merkezinde, pembe tufadan bir Sovyet binasının üst katındaydı. Toplantı odası uzun ve soğuktu. Masada su, kahve ve bir tabak gata vardı. Masanın bir tarafında Vartan Bey, yanında iki müdürü ve bir tercüman; öbür tarafında Aslı, Tarık ve Aslı'nın laptopu, laptopundan projeksiyondan yansıyan bir sunum.
Ve duvarda, Vartan Bey'in tam arkasında, siyah beyaz bir fotoğraf vardı. Bir köy. Bir kilise. Önünde, kameraya ciddi ciddi bakan kırk, elli kişi.
Tarık fotoğrafa baktı. Fotoğraf Tarık'a baktı. Tarık'ın midesinde bir şey yer değiştirdi.
Aslı sunuma başladı. Çok iyi bir sunumdu; Aslı'nın sunumları hep iyiydi ama bu, şampiyonlar ligi klasmanında bir sunumdu. Normalleşme anlaşmasıyla baskı ekipmanı gümrüksüz giriyordu; bu, Ermenistan’daki tüm işletmelerinin İtalyan ya da Çin malı yerine Türk ürünlerini yarı fiyatına alabilmesi demekti. Serigrafi ile her genç tasarımcı kendi markasını kurabilirdi; bir mutfak masasında, bir odada. Okullar için de bir program vardı: Su bazlı mürekkeplerle, eski tişörtlere baskı, "sürdürülebilir baskı atölyeleri". Yapay zeka ile tasarımcı olmak gerekmiyordu artık üretmek için, herkes görsel kimliğiyle iz bırakabilirdi. Aslı bir slayt gösterdi: Kars'ta bir ortaokulda çocuklar, elleri mürekkepli, kendi bastıkları çantaları kaldırıyor. Çocukların yüzleri öyle mutluydu ki müdürlerden biri gülümsedi. Vartan Bey gülümsemedi ama kaşı bir milimetre kalktı. Aslı o milimetreyi gördü ve o milimetrenin üstüne bir fiyat teklifi inşa etmeye başladı.
"Kars," dedi Vartan Bey. İlk kelimesiydi. Tercümanı beklemeden, Türkçe.
"Evet," dedi Aslı. "Tarık’ın ilk atölyesi oradaydı."
"Benim babaannem Muş'tan," dedi Vartan Bey. Türkçesi aksaktı, kelimeler depodaki bir bavulun içinden çıkarılmış gibi aksak ve biraz küflü. "1915'te. Yürüdü. Yürütüldü. Halep'e kadar. Babamı sırtında taşıdı. Köyden başka kimse kalmadı vardıklarında." Sonra eliyle, bakmadan, arkasındaki fotoğrafı gösterdi. "Bunlar. Bunlardan kimse kalmadı."
Odada bir sessizlik oldu. Tarık bu sessizliği tanıdı; Nurettin Amca'nın çay kaşığının sessizliğiydi bu. Aslı bir satışçı olarak bir sessizliğin ne zaman doldurulması ve ne zaman bırakılması gerektiğini bilirdi. Bu, bırakılması gereken bir sessizlikti. Üç saniye. Dört. Beş. Sonra yeni bir slayta geçecekti, fiyatlara, taksitlere, servis sözleşmesine.
Altıncı saniyede Tarık konuştu.
"Bizim atölyenin duvarında da bir fotoğraf vardı," dedi. "Bir köy. Bir cami. 1918'de bir Ermeni çetesi köyün erkeklerini caminin içine topladı. Kapıları kapattılar ve…"
Aslı masanın altından Tarık'ın kaval kemiğine bir tekme attı. Sert. Bir satışçının tekmesi; on iki yıllık ortaklığın bütün kelimeleri o tekmenin içindeydi ve kelimeler şunlardı: Kural bir. Kural iki. Kural üç. Bana bak.
Tarık ona bakmadı. Tarık fotoğrafa bakıyordu.
"Bir tarafın hikâyesi var, bir de öbür tarafın," dedi Tarık. "O yıllarda herkes birbirine saldırdı. Bir imparatorluk dağılıyordu, herkes çıldırdı. Herkes."
İkinci tekme ilkinden sertti. Aslı'nın ayakkabısının burnu sivri idi ve bu sabah onu bu yüzden seçmişti; içinden bir yerde biliyordu ihtiyacı olacağına.
Vartan Bey kaşını bir milimetre çattı. Sonra bir milimetre daha. Sonra tercümanına Ermenice bir şeyler söyledi, kısa, ve tercüman, çok genç bir çocuk, kızararak, çevirmeye çalıştı: "Vartan Bey diyor ki... toplantı için teşekkür ederiz. Ve... kahvenizi bitirebilirsiniz. Ama onun gitmesi gerekiyor."
Kahveyi bitirmediler.
Asansörde Aslı bir şey söylemedi. Lobide bir şey söylemedi. Arabada, kapılar kapanır kapanmaz, patladı.
"Biliyor musun ne yaptın? Biliyor musun?" Direksiyonu tuttu, çünkü bir şeyi tutması gerekiyordu. "Bu adam bu ülkenin en büyük distribütörü. Hatta tek distribütörü! Her okul. Her dükkan. Her atölye. Onu ikna etmek balina avlamak gibi. Bir balina, Tarık. Bir kere zıpkını saplıyorsun, bütün yılı çıkarıyorsun. Şimdi ne yapacağız biliyor musun? Karides toplayacağız. Kapı kapı gezeceğiz. Her tişörtçüye, her kırtasiyeciye, her okul müdürüne tek tek. Karides, Tarık. Bin tane karides bir balina etmez. Zarar edeceğiz. Benzin parasını bile çıkaramayacağız."
Tarık camdan dışarı bakıyordu. Karşıdaki binanın duvarında dev bir banka reklamı. Logosunda Arafat dağı.
"Ben yanlış bir şey demedim ki," dedi.
"Dedin!"
"Sadece bizim tarafı da söyledim. Adam babaannesini anlattı, ben de Nurettin Amca'nın dedesini anlattım. Eşit."
"Bu bir toplantıydı, Tarık. Bir terazi değil."
Tarık bir süre sustu. Sonra, Aslı'nın on iki yıldır en çok nefret ettiği şeyi yaptı: Özür dilemesi gerekirken onu haklı çıkarabilecek bir şey söyledi. "Ayrıca merak etme. Buranın ticaret bakanı normalleşmeyi imzalayan adam. Davetiyelerimizin altında da imzası var. Bizi bir toplantı yüzünden kovmaz. Böyle bir şeye izin vermez. Bakanlar en büyük balinalardır."
"Sen hayatında hiç balina gördün mü?"
"Hayır."
"Ben de. Götünden sallamayı bırak o yüzden lütfen."
Yolda bir restoranda durdular ve sessizce yediler. Her zaman yaptıkları gibi tabaklarını paylaşmadılar bile.
Akşam otele döndüklerinde resepsiyonda onları bir zarf bekliyordu. İçinde Ermenistan Ekonomi ve Ticaret Bakanlığı'nın antetli kağıdı. Türkçe, İngilizce, ve Ermenice, üç dilde aynı tek cümle: Bakan sizi yarın sabah saat onda makamında kabul edecektir.
Tarık zarfı Aslı'ya gösterdi, çok memnun. "Bak. Büyük balina."
Aslı mesajı okudu. "Bu bir balina değil Tarık," dedi. "Bu bir zıpkın. Kimin eline düştüğümüzü yarın göreceğiz."
Üç: Bakan
Bakan Aram Petrosyan altmış yaşlarında, zayıf, kaşları kalın, gözlerinin altı şişkin ve mor bir adamdı. Normalleşme anlaşmasını müzakere eden heyetin başında o vardı ve iki yıl boyunca, Aslı'nın bir gazetede okuduğuna göre, her ay hem Ermenistan hem de Türkiye kamuoyu tarafından eleştirilmişti. Ermeni milleti, Türkiye’ye fazla taviz verdiğini düşünüyordu. Türk milleti de süreci yavaşlattığını. Hatta iki milletin anlaşabildiği nadir konulardan biri, bakanın bir dangalak olduğuydu. Bazılarının ona emrettiği gibi onurunu korumak için camdan atlamamıştı ama, ve şimdi iki ülkenin de gözlerindeki parlayan dolar işaretleri onu halka affettirmişti.
Makam odası büyüktü ama boştu. Masada iki küçük bayrak, yan yana, ikisi de bir kalem boyunda. Bir kasede kayısı. Duvarlar bembeyazdı. Tarık ilk olarak duvarlara baktı, bir fotoğraf aradı, bulamadı. Bakan onun baktığını gördü.
"Benim duvarımda fotoğraf yok," dedi, İngilizce, sonra Türkçe, kırık ama dikkatli. "Bilerek. Duvarda fotoğraf olunca, insan duvara konuşuyor. Karşısındaki insana değil." Kayısı kasesini onlara doğru itti. "Buyurun. Kayısı bizim. Ya da sizin. Bu konuyu da müzakere ettik, sonuç çıkmadı. Ama tadı aynı."
Aslı bir kayısı aldı. Tarık da aldı. Kayısı gerçekten çok iyiydi. Tarık bunu söylemek istedi, söylemedi; söylerse bir taraf seçmiş olacaktı.
"Dünkü toplantıyı duydum," dedi bakan. "Vartan Bey beni aradı. Gece on bir buçukta. Çok kızgındı." Bir kayısı aldı, çekirdeğini çıkarıp masanın kenarına, bir sıraya koydu; sırada zaten üç çekirdek vardı. "Şunu söyleyeyim. Sizinle geçmiş hakkında tek kelime etmeyeceğim. Ne sizin tarafınızı ne bizim tarafımızı. Bunu iki yıl yaptım… Masalarda, otellerde, havalimanlarında. Kimse kimseyi ikna etmedi. Sonunda bir anlaşma imzaladık, çünkü ikna olmadan da imza atılabilir. Bunu evlenmiş herkes bilir."
Aslı güldü. Tarık gülmedi, ama ağzının kenarı seğirdi.
"Benim tek ricam şu," dedi bakan. "Müşterilerinize karşı biraz daha ılımlı olun. Vartan Bey'in babası ve babaannesi dışında tüm ailesi vefat etti. Sizin ustanızın dedesi ve arkadaşları da. Bunların ikisi de bir toplantı odasına sığmaz. Toplantı odaları geçmiş için değil, gelecek için tasarlanmış." Tarık'a baktı, uzun uzun, ama sert değil. "Vartan Bey'i aradım bu sabah. Yapıcı yaklaşmasını özellikle rica ettim. Okullara özel programınızı çok beğendiğini söyledi, bunu da size söylemememi istedi. Söylemek istedim ama. Bakan olarak işimin büyük kısmı, bilgiyi doğru kişilere sızdırmak."
Aslı bakana aşık oldu, bir satışçının başka bir satışçıya aşık olacağı şekilde; yani mesleki, yani tamamen platonik, yani birazcık.
"Yarın öğleden sonra Vartan Bey sizi tekrar kabul edecek," dedi bakan. Sonra Aslı'ya döndü. "Siz gidin." Sonra Tarık'a. "Siz gitmeyin."
Tarık bir şey söylemek için ağzını açtı. Aslı masanın altında tekme atmak istedi, ama bakanın masası çok genişti; Aslı bunu ilk oturdukları anda fark etmişti ve bunu bir diplomasi eseri olarak değerlendirmişti.
"Bir misafirimiz olarak," dedi bakan, Tarık'a, çok nazikçe, "siz de biraz şehri gezin. Erivan'ı görün. Kaskad'ın merdivenlerini çıkın. Kahve için. Arada bir duvarlarda fotoğraf göreceksiniz, onlara bakın. Ama insanlara da bakın. İnsanlar duvarlardan daha az acıtır." Bir kayısı daha uzattı. "Yolda yersiniz."
Odadan çıkarken Tarık bakanın çekirdek sırasına baktı. Beş çekirdek olmuştu, dümdüz bir sıra halinde, masanın kenarında, iki bayrağın arasında. Bir sınır gibi. Ya da bir köprü gibi. Tarık hangisi olduğuna karar veremedi ve bu, Tarık için, bir ilkti.
Dört: Baskı
Aslı ikinci toplantıya kırmızı bir ceketle girdi. Kırmızıyı bilerek seçmişti. Satışta kırmızı kendinden emin demekti. Aslı kendinden emin değildi, o yüzden kırmızının onun yerine emin olması gerekiyordu.
Vartan Bey bu sefer sağ kolunu çağırmıştı. Mali işler müdürü Lusine Hanım - altmışlı, gümüş saçlı, gözlükleri bir zincirle boynuna asılı. Lusine Hanım Aslı'ya elini uzattı ve "Bayrağınızın rengiyle gelmeniz cesur bir seçim olmuş" dedi, gülümseyerek. Aslı da gülümsedi. Cümlenin altındaki provakasyonu gördü, görmemezlikten geldi. Satışçılar bu konuda çok iyidir, son gülen olmak için sonsuz acı çekebilirler.
⁂
O sıralarda Tarık Kaskad'ın merdivenlerini çıkıyordu. Beyaz taştan, dev, bir şelale gibi aşağı akan merdivenler; her basamağın kenarında bir heykel. Bir heykel şişman bir kediydi, bronz, sigara içiyordu. Tarık ona uzun uzun baktı. Kedi de ona baktı. Bu ülkede bir şeyler ona bakıp duruyordu, fotoğraflar, dağlar, kediler. Ama bu sefer bakan şey bir sigara içiyordu ve hüküm vermiyordu. Tarık kendini daha iyi hissetti.
Merdivenlerin üstünde, Sovyet döneminden kalma bir apartmanın çatı katından bir ses geliyordu. Bateri. Kötü değildi. Tam iyi de değildi. Ritim biraz öne kaçıyordu, bir başlangıç ritmi, bir şeye geç kalmış da yetişmeye çalışıyor gibi koşan bir ritim. Tarık bu ritmi tanıdı. Kendi ritmiydi. Ankara'da, lisede, üç yıl bir grupta bateri çalmıştı ve gitarist ona hep "abi bir tut, nereye koşuyorsun" derdi. Hiç bilmemişti nereye koştuğunu.
Apartmanın kapısı açıktı. Merdivenleri çıktı.
⁂
Aslı sunumu bir daha yaptı, bu sefer kısa. Okul programına gelince Vartan Bey sözünü kesti. "Bu programı beğendim," dedi. Aslı'nın kalbi bir ragle gibi kaydı. "Ama fiyatı beğenmedim." Kalp geri kaydı.
Lusine Hanım gözlüğünü taktı, bir kağıt çıkardı. "Yüzde yirmi indirim. İlk iki yıl tamiratlar ücretsiz. Kullanım kılavuzları Ermenice olacak."
Aslı’nın nabzı yükselmeye başladı. Yanlış bir laf söylerse, tüm hazırlıkları boşa giderdi. Atalarının da avlarına mızraklarını fırlatmadan önce, aynı duyguyu paylaştığına emindi. Eğer hedefi isabet ederse, tüm ülkeye kahraman olacaksın. Eğer kaçırırsan, hep birlikte açlıktan öleceksiniz. Bu sefer ölmeyecekti tabii, ama başka birisinin satışı yapacak olması Aslı’ya ölüm gibi geliyordu. Nefes aldı. Fiyatı konuşmak için erken olduğunu biliyordu. Ama fiyatı konuşmayı reddederse de, ona gıcık olacaktılar. Müşteriye her zaman itaat etmeli satışçı, onu yönlendirirken bile.
“İlk iki yıl tamiratların ücretsiz olmasını istiyorsunuz. Bizim ekipmanlar güçlü gövdeli ahşapla yapılıyor. Üstelik lazer kesimle milimetrik hassasiyette. Metal çerçeveler gibi tamirat ihtiyacı çok daha düşük. Bu sebeple, size 2 yıl değil, 5 yıl ücretsiz tamirat sunmaktan mutlu oluruz.”
Aslı kağıt üzerine bir şeyler yazıyor gibi yaptı. Asıl zor kısım şimdi geliyordu.
“Yüzde 20 indirim ile sipariş vermeye hazır olduğunuzu duymak güzel. Katacağımız değere oranla bu haliyle adil bir bütçe sunduğumuza güvenim tam.” Lafı uzatmadı, cümlenin sonunda sesini bir ton düşürdü. Herkesin gözlerine baktı, hafif bir gülümsemeyle. Ne kibirli, ne de ürkek. Sonra ekledi, “Ermenice kılavuzları memnuniyetle üretebiliriz. Videoları da Ermenice seslendiririz, yapay zeka destekli araçlarımızı da yerelleştiririz.”
Lusine Hanım gülümsedi, sanki kendi gençliğini Aslı’da görmüş gibi hafifçe başını eğdi.
“Tamam Aslı Hanım, indirim konusunda bu kadar kolay pes edemeyiz; ama diğer cevaplarınız bize uygundur.”
⁂
Çatı katı bir stüdyoya çevrilmişti; yumurta kolilerinden ses yalıtımı, bir kanepe, üç üniversiteli. Bateride Ani, kısa saçlı, burnunda bir halka. Gitarda Davit, uzun, çok ciddi, gitarını bir silah gibi göğsüne yakın tutuyordu. Basta Narek, gülümseyerek çalan biri. Kapıda duran Tarık'ı görünce çalmayı bıraktılar.
"Pardon," dedi Tarık, İngilizce. "Ben... Hoşuma gitti çaldıklarınız."
"Nerelisin?" dedi Ani.
Tarık bir an düşündü. Bu soruya, bu ülkede, birkaç cevap verebilirdi ve hepsi doğruydu ve hepsi bir şey başlatırdı. "Türkiye," dedi sonunda.
Gençler birbirine baktı. Davit gitarını biraz daha sıkı tuttu. Narek gülümsemeye devam etti, ama gülümsemesi bir şeyi dinler gibiydi.
"Ben de çalıyordum," dedi Tarık. "Bateri. Lisede." Sonra, kendini bile şaşırtarak: "Bir ritim çalabilir miyim? Tek bir ritim."
Ani uzun uzun baktı. Sonra bagetleri uzattı. "Tek bir ritim," dedi.
⁂
"Bir şey daha," dedi Vartan Bey. Aslı kalemini bıraktı. "Ekipmanların üstünde 'Türkiye'de üretilmiştir' yazan markanız logolu bir etiket var, doğru mu?"
"Var. Bizim için öne..."
"Okullara giden ürünlerde o etiketi çıkaracağız. Bunu yapabiliriz, değil mi? Bir çocuk her baskıda o yazıya bakmasın."
Aslı bir saniye durdu. Karnına saplanan ağrıyı hissetti. Sonra bir satışçı gibi düşündü: bir etiket bir etikettir. Çıkarılabilir.
Ama birden durdu. Sanki masanın altından bu sefer Tarık’ın hayaleti tekme atmıştı.
"Maalesef," dedi.
Lusine Hanım yine o köpek balığı gülümsemesini gülümsedi.
⁂
Tarık bir ritim çaldı. Davit, hiç konuşmadan, gitarı açtı ve bir rif çaldı, Narek bası ekledi, gülümseyerek, ve üç kişi, bir çatı katında, yumurta kolilerinin arasında, yirmi dakika boyunca, hiç konuşmadan, çaldılar. Tarık'ın ritmi yine öne kaçıyordu. Ani de alkışlarıyla tempo tutuyordu. İkisi de farklı tempolardaydı, ama bir şekilde, birbirini dengeliyordu.
Bitirdiklerinde Narek güldü. "Sen de Ani gibi ritmi öne kaçırıyorsun."
"Hep kaçtım," dedi Tarık.
Grubun adı Pembe Tüf'müş, binaların o pembe taşından. Davit defterindeki bir sayfayı gösterdi: Bir logo, elle çizilmiş, bir davul ve davulun içinde bir dağ. Dağ yine oradaydı.
"Bunu tişörte basabiliriz," dedi Tarık. "Konserlerde satarsınız. Kamyonetimde ekipman var. Otelime gelin, bu akşam basarız."
Gençler yine birbirine baktı. Bu sefer bakış başkaydı.
⁂
"Son bir şey," dedi Lusine Hanım, saat beşte, Aslı'nın üçüncü kahvesinde. "Ödeme. Vadeli. Altmış ay."
Aslı'nın kalemi durdu. "Altmış ay beş yıl."
"Evet."
"Beş yıl vadeyle bir şirket ayakta kalamaz."
Lusine Hanım omuz silkti. "Bizim halkımız yüz yıldır bekliyor. Beş yıl, bizim için, çok kısa."
Aslı cümleyi duydu ve duymamazlıktan geldi. Bunu bütün gün yapmıştı; sıkıştırılan her lafa, her küçük iğneye. Ama şimdi Aslı bir şey fark etti: Kedi fareyi yemek istemiyordu. Kedi fareyi oynatmak istiyordu. Her taviz bir sonraki talebin kapısıydı ve bu kapıların bir sonu yoktu, çünkü amaç içeri girmek değil, kapı açmayla meşgul olmaktı.
"Bunu konuşmam lazım," dedi Aslı. "Ortağımla."
Vartan Bey kalktı. "O zaman," dedi, "akşam yemeğinde konuşalım. Sizin otelde. Ortağınız da gelsin. Eğer…" kısa bir duraklama, "eğer şehri yeterince gezdiyse."
⁂
Otel odası bir atölyeye dönüştü. Yatağın üstüne naylon serildi. Tarık laptopta logoyu temizledi; Davit omzunun üstünden sessiz bir takdirle izledi. Logoyu bir asetata bastılar, otelin iş merkezinin yazıcısında; resepsiyondaki genç bunun ne olduğunu sordu, Narek "özgürlük" dedi, gülümseyerek, resepsiyonist anlamadı ama o da gülümsedi.
Banyo karanlık oda oldu. Tarık çerçeveyi emülsiyonla kapladı bir spatula ile, düzgün, ince, tek bir hareketle; Ani bunu izledi ve ilk kez Tarık'a hayranlıkla baktı. Çerçeve karanlıkta, otelin saç kurutma makinesi yardımıyla hızla kurudu. Sonra pozlama ünitesi, kamyonetten getirilen; asetat, cam, ışık, doksan saniye.
Çerçeveyi küvette yıkadılar. Logo ortaya çıktı, beyaz bir boşluk olarak, ışığa tutulunca; bir davul ve davulun içinde bir dağ. Davit ona uzun uzun baktı. "Bilim olduğunu biliyorum," dedi. "Ama sihir gibi."
Tarık ilk tişörtü bastı. Mürekkep beyazdı, tişört siyah. Ragle bir kez gitti, bir kez geldi. Eleği kaldırdı. Tişörtün üstünde Pembe Tüf'ün logosu duruyordu, kusursuz.
Ani bir çığlık attı. Narek gülümsedi, ama bu sefer başka türlü; bir şey dinler gibi değil, bir şey duymuş gibi.
Otuz tişört bastılar. Yatağın, koltuğun, masanın, pencere pervazının üstüne serdiler. Oda siyah tişörtlerle doldu, her birinin üstünde aynı dağ.
Ve tam o sırada kapı çalındı.
Beş: Milli İçki
Kapıda Aslı vardı. Yanında Vartan Bey.
Aslı odaya baktı. Naylon serili yatağa, küvetten sızan su izine, pencere pervazında kuruyan otuz siyah tişörte, üç üniversiteliye, ve ortada, elleri beyaz mürekkep içinde, alında da bir mürekkep lekesi, atölyenin ilk zamanlarından beri hiç görmediği bir yüzle duran Tarık'a. Aslı bir satışçı olarak bu sahnenin ne olduğunu anlamaya çalıştı: bir felaket mi, bir fırsat mı. On iki yıllık tecrübesine rağmen bir süre karar veremedi.
Vartan Bey odaya bir adım attı. Bir tişörtü kaldırdı, ışığa tuttu. Bir davul. Davulun içinde bir dağ. Başparmağıyla baskının kenarını yokladı. Bir distribütörün başparmağı, mürekkebin kalınlığını milimetrenin onda biri hassasiyetle ölçen.
"Bunu siz mi bastınız?" dedi Tarık'a.
"Biz bastık," dedi Tarık, ve gençleri gösterdi.
Ani öne çıktı. Vartan Bey'e Ermenice hızlı hızlı bir şeyler anlattı, elleriyle, kaşlarıyla. Davit araya girdi. Narek gülümsedi ve bir kez, kısacık, Tarık'ı gösterdi. Aslı tek kelime anlamadı ama bir kelimeyi tanıdı, çünkü bütün dillerde aşağı yukarı aynıydı: üniversite. Sonra Ani İngilizceye geçti, belki Aslı için, belki Tarık için: "Bizim üniversitede herkes bunu ister. Bütün kulüpler. Tiyatro, futbol, müzik. Her kulüp kendi tişörtünü basar. Arkadaşlarımız için bir tezgah olsa, bir oda olsa… harika olur."
Vartan Bey tişörtü bıraktı. Yüzü hiçbir şey söylemedi. Kaşı kalkmadı, inmedi. Aslı bu yüzü tanıyordu; blöf yaparak eli almaya çalışan bir poker oyuncusuydu.
"Restoranda bekliyorum," dedi Vartan Bey Aslı'ya kapıyı tutarak. Kapıdan çıkarken, omzunun üstünden, Tarık'a: "Sonra bara inin. Bize katılın."
⁂
Tarık tişörtleri ütüledi. Baskının kalıcı olması için ısı gerekiyordu ve otelin ütüsü, en yüksek ayarda, yağlı kağıdın üstünden, otuz kez, otuz tişört. Ani yanında durup her birini katladı. Davit saydı. Narek gülümsedi.
Veda kapıda oldu. Herkes Tarık’a sarıldı. Ani bir tişört uzattı, otuz birincisini, en son basılanı, logonun bir köşesi biraz kaymış olanı. "Bu senin," dedi. "Hatalı olan. Senin gibi öne kaçmış."
Tarık tişörtü aldı, gömleğinin üstüne giydi. Aynaya baktı: kendi yüzü, alında mürekkep lekesi, göğsünde bir dağ. Dağın adını ilk kez sadece Ağrı olarak düşünmedi. Bunu fark etti ve kafasının içindeki fotoğraf
Bara indi.
⁂
Bar lobinin arkasındaydı, ahşap, loş; bir piyanist kimsenin dinlemediği çok güzel şeyler çalıyordu. Aslı ile Vartan Bey bir köşe masasındaydı. Aslı'nın yüzü Tarık'ı görünce iki şey yaptı aynı anda: "neden o tişörtü giydin" ve "iyi ki o tişörtü giydin". Bir ortağın yüzü bunu yapabilirdi; hem sevip hem gıcık olabilirdi.
Vartan Bey tişörte baktı. Bir şey demedi. Tarık'a bir sandalye gösterdi.
Konuşma bu sefer başkaydı. Daha yavaş, daha alçak sesli. Vartan Bey Tarık'a bateriyi sordu. Tarık Ankara'yı, öne kaçan ritmi, gitaristin "abi bir sakin"larını anlattı. Vartan Bey güldü; ilk kez, gerçekten. Sonra kendisinin gençliğinde klarnet çaldığını anlattı, Gyumri'de bir düğün orkestrasında, ve düğünlerde en çok istenen şarkıların yarısının sınırın öbür tarafında da çalındığını; sözleri farklı, melodisi aynı.
"Hangileri?" diye sordu Tarık.
Vartan Bey bir melodi mırıldandı. Tarık bildi. Masaya parmaklarıyla ritmini tuttu, biraz öne kaçarak. Vartan Bey mırıldanmayı kesmedi. Aslı ikisine baktı ve hiçbir şey demedi ve bunun, on iki yıllık satış kariyerinin en huzurlu sessizliği olduğunu bildi.
Geçmiş bir kez geldi masaya, ama bu sefer kavga olarak gelmedi. Vartan Bey babaannesinden bahsetti. Halep'te bir dikimevinde çalışmış, ömür boyu, ve ömür boyu bu şarkıyı mırıldanmış. Tarık Nurettin Amca'dan bahsetti; çayı hep erken getirdiğini, kirayı hep geç istediğini, kaşığın bardağa çarpma sesini. İkisi de öbürünün hikâyesine bir şey eklemedi. İkisi de öbürünün hikâyesini düzeltmedi. İki fotoğrafı yan yana masaya koymak gibiydi; ne biri öbürünün üstüne çakıldı, ne biri öbürünün altından göründü. Sadece yan yana durdular. Bu kadarı bile, o masada, o akşam, Aslı'ya bir normalleşme anlaşmasından daha uzun sürecekmiş gibi geldi.
Sonra Vartan Bey garsonu çağırdı ve Ermenice bir şey söyledi. Garson bir an durakladı, Vartan Bey'e baktı, sonra Türklere baktı, sonra yine Vartan Bey'e, ve gitti.
"Size özel bir şey ikram etmek istiyorum," dedi Vartan Bey. "Milli içkimiz."
Garson üç küçük kadeh ve etiketsiz bir şişe getirdi. Vartan Bey kadehleri kendi eliyle doldurdu. İçki berraktı. Kokusu kayısıydı, ya da dut, ya da ikisinin arasında bir şey.
Tarık kadehi kaldırdı, bakanın masasındaki kayısıları hatırladı. Kayısı bizim. Ya da sizin. Tadı aynı.
"Neye içiyoruz?" dedi Aslı.
Vartan Bey bir süre düşündü. Piyanist bir şarkıyı bitirip bir başkasına geçti. Barda kimse alkışlamadı.
"Gençlere," dedi sonunda Vartan Bey. "Ritmi öne kaçanlara."
Kadehler toklaştı.
Altı: Sabah
Tarık uyandığında tavan dönüyordu. Yavaş, sabırlı, bir baskı tezgahının kolları gibi; her turda bir renk daha. Ağzında kayısı tadı vardı, ya da dut, ya da ikisinin arasında bir şey.
Yanında biri yatıyordu. Aslı.
İkisi de çıplaktı.
Tarık bir süre kıpırdamadan tavana baktı. Tavan dönmeye devam etti. Aslı uyandı, bir gözünü açtı, Tarık'ı gördü, kendini gördü, çarşafı çenesine kadar çekti, sonra çarşafın bunu düzeltmeyeceğini anlayıp bıraktı.
"Hayır," dedi Aslı.
"Olamaz," dedi Tarık.
On iki yıl önce, bir fuarın son gecesinde, bir kez olmuştu ve ertesi sabah kahvaltıda ikisi de aynı anda "bu bir hataydı galiba" demişti. O sabahın üstünden on iki yıl, otuz beş fuar, iki kriz, bir pandemi, sayısız mürekkep kovası geçmişti ve o cümle hâlâ aralarında, iki ortak arasındaki en sağlam sözleşme gibi duruyordu.
"Biz…?" dedi Aslı.
"Bilmiyorum. Hatırlamıyorum."
"Ben de." Aslı düşündü. "Ama biz değiliz bu. Bu bizlik değil."
"Biliyorum."
"Biz öyle değiliz."
"Biliyorum, Aslı."
Aslı kalkmaya çalıştı. Yüzü ekşidi birden. Tekrar yattı. "Bir şey acıyor," dedi. Tarık da kalkmaya çalıştı ve aynı şeyi hissetti: Bir yanma, sol kalçasında, keskin, taze.
Birbirlerine baktılar. Sonra, on iki yıllık ortaklığın bütün utançlarını tek bir mesleki hareketle bir kenara bırakarak, ikisi de aynı anda dönüp öbürünün kalçasına baktı.
Aslı'nın sol kalçasında, avuç içi büyüklüğünde, bir dağ vardı.
Tarık'ın sol kalçasında da.
Aynı dağ. İki başlı, tepesi beyaz, kenarları henüz kızarık, şişmiş; mürekkep derinin altında parlıyordu. Dağın altında iki harf. Ermeni harfleri.
Tarık, bir serigrafi ustası olarak, kendini tutamadı ve önce işçiliğe baktı. Çizgiler temizdi. Kontur düzgündü. Dağın karlı tepesiyle kayalık eteklerinin arasındaki geçiş, nokta nokta, çok sabırlı bir elden çıkmıştı. İki dövmede de aynı kalıp kullanılmıştı,
"Çok iyi yapılmış," dedi Tarık, çok kısık sesle.
Aslı ona bir şey fırlatmak istedi, ama komodinde yalnızca bir kayısı çekirdeği vardı. Nereden geldiğini hiç bilemeyecekti.
Telefonunu aldı, Tarık’ın kalçasının fotoğrafını çekti; bu, hayatında yapacağını hiç düşünmediği bir hareketti ve yaparken bir satışçının soğukkanlılığıyla yaptı. Fotoğrafı çeviri uygulamasına verdi. Uygulama düşündü. Uzun uzun düşündü, küçük bir çark döndü, sanki uygulama da utanıyormuş gibi. Sonra ekranda, Türkçe, iki kelime belirdi:
TESLİM ALINDI.
Aslı ekrana baktı. Tarık da ekrana baktı. Dışarıda, pencerenin ötesinde, şehrin üstünde, Türkiye sınırları içerisinde dağ duruyordu. Sabahın ilk ışığında pembe, her zamanki gibi, kimseye bakmadan.
"Her yüzeye," dedi Aslı. Sınırdaki memur kadını hatırlamıştı, mürekkep kovasının kapağını, o kısa sessizliği. "Ona ne demiştim? Her yüzeye baskı."
Telefon çaldı. Ekranda Türk bir numara.
Aslı açtı, hoparlöre aldı, çünkü kendi sesine güvenmiyordu. Hattın öbür ucunda bakan yardımcısının sesi vardı, çok neşeli, sabahın bu saatinde insanı yoracak kadar neşeli.
"Aslı Hanım! Tebrik ederim! Tebrikler! Şimdi Ermeni mevkidaşımızdan haber aldık. Melikyan Grubu bir milyon dolarlık teklifinizi kabul etmiş. Okul programı dahil. Üniversite atölyesi dahil. Peşin. Vadesiz." Bir kahkaha. "Peşin, Aslı Hanım. Ermeni tarafı diyor ki sizi çok… nasıl dediler… çok 'güvenilir' bulmuşlar. 'Ortaklarımızın kim olduğunu artık biliyoruz' demişler. Normalleşmenin ilk büyük ihracatı! Bakanım sizi bizzat arayacak. Size bir plaket…"
Aslı teşekkür edip telefonu kapattı. Uzun bir sessizlik oldu.
"Aslı," dedi Tarık sonunda. "Biz… satışı mı yaptık, yoksa biz mi satıldık?"
Aslı uzun süre sustu. On iki yıllık satış kariyerinin en uzun sessizliğiydi bu ve doğru cevabı bir türlü seçemedi. Dışarıda bir tramvay geçti. Koridorda bir oda servisi arabası tıkırdadı. Tarık'ın kalçasındaki dağ, sabahın ışığında, sabırla zonkluyordu.
Sonra Aslı kalktı. Dikkatle. Sol tarafını hiç kullanmadan.
"Buraya üniversiteli gençler kendi tişörtlerini basıp geleceklerine umutla baksın diye geldik," dedi. Sesi bir sunumun son slaytının sesiydi. "Ülkemizin ihracatı artarsa diye geldik. Bunu başardık." Yerden kırmızı ceketini aldı, giydi; kırmızı kendinden emin demekti ve Aslı kendinden emin değildi, o yüzden kırmızının onun yerine emin olması gerekiyordu. "Bunu düşünmeyelim."
"Bunu düşünmeyelim," dedi Tarık.
Giyindiler. Yavaş. Tarık, Ani'nin verdiği otuz birinci tişörtü aldı, hatalı olanı, öne kaçmış olanı, bir süre elinde tuttu, sonra bavulun en üstüne, katlamadan koydu.
Bavullarını aldılar. Koridorda yan yana yürüdüler, ikisi de sağ taraflarına hafifçe eğilerek, ikisi de adımlarını bir karış kısaltarak, aynı ritimle, aynı aksaklıkla. Asansörün aynasında kendilerini gördüler ve gülmeye başladılar. Asansör aşağı inerken Tarık bir şey fark etti ve söylemedi: ritimleri yine öne kaçıyordu. İkisinin birden. Aynı yere.